Sayfalar

6 Haziran 2012 Çarşamba

İki nokta bir kaç çizgi


     


    Üzerinde gezinen kör bıçağa rağmen mantıklı birkaç cümle kurabilmen şaşırtıcı… Demek ki sen anormal zamanlarda soğukkanlılık zırhına bürünüyorsun, normal zamanda işe yaramaz biri olduğun doğru. Çünkü nerede bitirilmesi gereken bir iş var hepsini birbirine karıştırıyorsun. Ocakta yemek var gidip onu karıştırıyorsun, kimse seni uyarmıyor bile. Her şeye karışıp her şeyden biraz alıp ilerliyorsun ama olmuyor. Seni görüyorlar. Her an bıçağı saplayabilirler. Trafik kazası da yaşayabilirsin. Elektrik kesikken televizyon seyretmek de isteyebilirsin. Kitapların kan gövdeyi götüren sokaklarında kalabilirsin. Güzlerin ortasında koşuyorsun ama bitmiyor, bitmek bilmeyen bir sokağın kenarındasın, çabalıyorsun, aynı yer, köşe başları tehlike getirebilir, yeniden ayaz dolu bir gün… Sana her bakışımda dış görünüşünde farklılık arıyorum nedense, seni diğerlerinden ayıran belirgin bir noktan olmalı, üzerine sinen bir koku, bir ben, bir iz, yara gibi… Belki sırtında kocaman bir kesik vardır. Seni yakından tanıyanların bileceği türden… Tümüyle ele geçirmiş de olabilirsin dünyayı, çok fantastik düşlerin de olabilir. Bunu ifade edebilecek süslü cümlelerin ya da ışıklı koridorların da… Ya da çok basit düşünüyorsundur, kim bile bilir, yine de seni görüyorlar. Yolda yürürken kafana saksı düşebilir, durakta beklerken bıçaklanabilirsin, niyetin yokken keşfedilebilirsin, reklamlarda boy gösterip milyonları etkileyebilirsin… Bunların hepsi yine de seni bir yerde eksik bırakıyor. Ben seni tanımlarken sen başka bir tanım arkasından bana bakıyorsun. Cesaretim seni korkutmuyor, sinmiyorsun olduğun yere, tünemiyorsun da kuş türünün devamı gibi… Belki hiç yumurtan olmayacak, yemek için bile. Ya da bir çocuğun… Okumayı çözmeden kurduğunuz iletişimi özlemeyeceksin, çünkü öyle bir şey hissetmeyeceksin. Anlatamayacaksın sonlu olmanın sonsuz düşüncesini. Zırhlarından sıyrıldığında annen çoktan ölmüş olacak, hep öyle olur. Güvende hissettiğin zamanlarda içindeki boşluktan bir haber karışırsın insanların arasına, herkes güzeldir, fırfırlı etekler giydiğin ilkokul yılları gibi değildir dünya lisede mesela… Ya da tıraş olurken ilk ne hissettiğinle gerçekten kim ilgileniyor ki… Hoşlandığın o kızı bir kez olsun öptün mü? Listeler yaptığın bir dönemin oldu mu alınacaklar diye? Alındın mı yoksa sen de zamana? Zaman kat kat, başlarda ileriye doğru iken bir noktada kum saati tersine çevrilir, tersine yaşadığında dünyayı, hatıralarının tatlı geldiği bir dilim düşer payına işte bu da yaşlılıktır. Ilık bir rüzgâr gibi tenine değer zaman, yaşlı gövdene aldırmadan. Devirip deviremeyeceğini düşünmeden, incitip incitmeyeceğine aldırmadan. Önce verir sonra alır çünkü. Ne kadarını doğru kullanabilmişsin diye sınar bazen. Disiplinli bir nankördür belki, fark etmez senden aldıklarını, hep ister. Gençlik yıllarımızda hayatımıza müdahale ettirmeyişimize bozulur belki de kin güder bize. Kin iyi bir şey değildir, yüreğini tüketir fark etmezsin. Devleşir çünkü seni de öldürür sonra. Diyorum da…
Kâğıda bir çizgi atmak; yaşamak.
Hapishane duvarındaki çizgi; hasret.
Yoğun bakım makinesindeki çizgi; ölüm.
Hepsi çizgi.
Ne bir eksik ne bir fazla.
İlkokul defterine attığın çizgin en masumu… Görmediğin, inandığın/inanmadığın alın yazın gibi bir çizgi… Olmaya çalıştığın biri gibi… Nefret ettiğin, kızdığın…
Belki de sadece bir noktaydı dönümler. İç karartıcı, uzun ve gereksiz. Düşüncelerinin ötesinde anlatamadığın bir boşlukta yaşadılar onlarca zaman. Onları okuman kolay olmadı. Çeşitli çizgiler sundular sana. Beğendiğini aldın beğenmediğini bıraktın. Eğri büğrü bir sürü fotoğrafın oldu sonunda. Topladın, sergiledin, yırttın.
Nokta.
Sonrası yol…
İlerle!
Yeniden nokta.
Birleştir…
Ayrı ipler!
Bırak, dağınık kalsın öyleyse.
Ya da topla, çıkart, böl, çarp.
Bildiğin bu, öğreneceğin de, gücün de.
Bu yüzyıla doğdun sen, bu yüzyıla doğurdun
Ne hesabın varsa bu zamanla.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

denemelisin